Çarşamba, 08 Şubat 2012
V for Vendetta: Bireysel dönüşümden toplumsal devrime

Gerçek suçluyu arıyorsanız, aynaya bakmanızı öneririm.

v for vendetta

1507 yılında İngiltere’de Fawkes ailesinin bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Adını Guido koyarlar. Daha sonra Guy olarak anılacaktır. Guy Fawkes büyüyünce asker olur. Katoliktir. İngilizler ile İspanyollar birbirlerini çok fazla sevmeseler de Katolik kardeşliğinden dolayı İspanyol ordusunun Hollanda’daki birliklerine katılır. Savaşta büyük yaralılıklar sağlayan Fawkes özellikle mühimmat konusunda kendini geliştirir. İngiltere’ye döner. Muhafazakâr Protestan Kral I. James tahtta oturmaktadır. Kral Katoliklere büyük zulümler yapmaktadır. İngiltere devlet yönetiminde ve Katolik monarşik rejimde kökten bir devrime gitmek amacıyla toplanan on iki komplocu, Westminister Sarayı’ndaki İngiliz Parlamento Binasını, o yılki -her sene ekim ya da kasım ayında tekrarlanan- aristokrasi zirvesinde havaya uçurmaya karar verir. Guy Fawkes mühimmat bilgisinden dolayı baruttan sorumludur. Parlamentonun mahzenine barutları istiflerken içerden birinin bilgi sızdırmasından dolayı enselenir. Bu olay daha sonra Barut Komplosu adıyla anılacaktır. Fawkes türlü işkencelerden geçtikten sonra konuşur ve arkadaşlarının da ismini verir. Asılarak idam edilir. Cesedi parçalanarak teşhir edilir. Kral I. James 5 Kasımı bayram ilan eder. Her yıl 5 Kasımda Guy Fawkes maskesi takılmış ve samandan yapılmış Guy Fawkes kuklaları şenlik ateşi eşliğinde yakılır.  

Barut Komplosundan 320 yıl sonra İngiltere’de Roberts ailesinin bir kız çocuğu ve yine aynı olaydan 348 yıl sonra da Moore ailesinin bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Kıza Margaret Hilda, oğlana da Alan ismini verirler. Margaret Sir Denis Thatcher ile evlenerek Margaret Thatcher olur. 1979 yılında da İngiltere’ye başbakan seçilir. Alan Moore ise hiçbir işte dikiş tutturamaz. Önce karikatüristlik yapar, bu işte yeterli olmadığını görünce de yazarlığa ve özellikle de çizgi roman yazarlığına yönelir. Thatcher muhafazakâr, Moore anarşisttir. Thatcher muhafazakâr politikalardan dolayı özgürlükleri kısıtlamaktadır. Moore bu politikaları eleştiren ürünler vermektedir. 

Alan Moore ve çizer David Llyod Thatcher’ın baskıcı politikalarını eleştirmek amacıyla V for Vendetta isimli çizgi roman üzerinde çalışmaya başlarlar. Lloyd’un aklına Guy Fawkes gelir ve V’nin yüzüne bir Guy Fawkes maskesi kondururlar. Çünkü devamlı sırıtan bir adamın ölümcüllüğü müthiş bir etki yaratmaktadır. Ama her şeyden önce Guy Fawkes anarşinin öncülerindendir. Bu İngiltere tarihinin en büyük haini kabul edilen Fawkes’a bir nevi iade-i itibar anlamı da taşımaktadır. 
Moore yazar, Lloyd çizer. Çizgi roman 1982 yılında çıkmaya başlar ve büyük bir hayran kitlesi yaratır. Çizgi romanın piyasaya çıkışından yıllar sonra (kaç yıl bilmiyorum) Amerikalı yönetmenler Larry Wachovski ve Andy Wachowski (Wachowski Biraderler) romanın film haklarını satın alırlar. 2005 yılında film çekilir. Yönetmen daha önce Matrix üçlemesinde yardımcı yönetmenlik yapan James McTeigue’dur. Filmin başrollerini Natalie Portman, Hugo Weaving ve John Hurt paylaşır. V’yi Weaving, Evey’yi Portman canlandırır. George Orwell’in 1984 isimli distopik romanının film uyarlamasında baskıcı rejim altında inim inim inleyen başkarakteri canlandıran John Hurt, bu filmde baskıcı rejimin başındaki başbakanı canlandırmaktadır.   

Filmi izlemiş olmalısınız. İzlemediyseniz de mutlaka izleyin. Film hikâyesi, atmosferi, oyuncuları, müzikleri ile tabiri caizse “gaza gelmeyi” garanti edecek türden. E tabi bu filmin bir Holywood yapımı ve yapımcı firmasının Warner Bros olmasını aklınızdan çıkartmayarak. Çünkü sistem eleştirisi yapar gözüken bir filmin sistemin en büyük besleyicilerinden biri olan Holywood tarafından sunuluyor olması kafalarda soru işareti bırakmıyor değil. Nitekim Alan Moore filmden ve filmin afişinden kendi isminin çıkarılmasını istemiştir. Bunun sebebi filmin çizgi romana göre biraz daha yumuşatılması olsa gerektir. Çizgi romanın hayranları “çizgi romanda faşizme karşı anarşizm çatışması vurgulanırken, filmde faşizme karşı alternatif öne sürülmemiştir” demektedirler. O halde bulabilirseniz çizgi romanı da okuyun. Ama madem konumuz film, o yüzden film hakkında birkaç kelam etmek gerekir.  
Thomas Szasz şöyle der: “Hayvanlar dünyasında yenenler ve yenilenler vardır. İnsanların dünyasındaysa tanımlananlar ve tanımlayanlar”. Birini veya bir şeyi tanımlama gücüne sahipseniz o kimseye veya şeye sahipsiniz demektir. Veya tam tersi, birine veya bir şeye sahipseniz onu tanımlayabilirsiniz demektir. Hangisi önce gelir, hâkimiyet mi yoksa tanımlama mı? Bu nokta etraflıca ele alınabilecek ve tartışılabilecek bir noktadır belki ama her ikisinin de birbirini beslediği tartışılmaz bir gerçektir. 
V’nin hücre komşusu Valerie V’ye gönderdiği mektubun birinde şöyle der: 
“Kelimelerin anlamlarının nasıl değişmeye başladığını hatırlıyorum. ‘Birliktelik’ ve ‘ifade’ gibi artık kullanılmayan kelimelerin tehdit oluşturduğunu ama öte yandan ‘Norsefire’ ve ‘Sadakat Yasası’ gibi kelimelerin güç kazandığını. ‘Farklı’nın nasıl ‘tehlikeli’ye dönüştüğünü hatırlıyorum.”. 

Valerie’nin bu cümleleri sistemin, kelimelere yüklenen anlamları değiştirmesiyle, geçmişte masum olarak görülen durumların yeniden tanımlanmasıyla farklılığın nasıl da tehlikeli bir duruma dönüştüğünü gösterir. Bu durum bir toplumun hafızasının yeniden şekillendirilmesi demektir. Valerie eşcinseldir ve tehlikeli olarak görülen farklılık da “cinsel tercih” meselesidir. Ancak bu tip bir “farklılığın” yerine farklı birçok kelime koymamız mümkün. Üstelik meselenin özü, daha önce toplumda normal karşılanan bir şeyin daha sonra kelimelere yüklenen anlamların değiştirilmesiyle tehlikeli olarak algılanmaya başlanmasıdır. Topyekûn algıların değiştirilmesidir. 
Peki, algıların değişmesi kolay mıdır? Elbette hayır. Bir insanın / toplumun köklü temellere dayanan algısının değişebilmesi için pek çok farklı etken vardır elbette. Bunları sıralayabilecek birikime sahip olamasak da yaşanan acı bir şokun, sarsıcı bir travmanın en önemli etkenlerden biri olduğunu söylemek için psikolog veya sosyolog olmaya gerek yoktur sanırım. 

V televizyon binasına baskın düzenleyerek yaptığı korsan yayında şöyle der: 
“Korkmuş olduğunuzu biliyorum. Kim korkmazdı ki? Savaş, terör, salgın hastalık. Sizi mantıktan yoksun bırakacak ve sağduyunuzu yok edecek çeşitli sorunlar vardı. Korku galip geldi ve panik haldeyken kendinizi şu anki Başbakan Adam Sutler'ın eline bıraktınız. Size düzen sözü verdi. Barış sözü verdi. Ve verdiklerinin karşılığında tek beklediği susmanız ve toplu olarak boyun eğmenizdi.” 
Bu travma hali zihnin boşalması anlamına gelir. Artık birey oraya ne koyarsanız onu doğru kabul edecektir. Travma öncesi zamanı hatırlamayacaktır. Travma öncesinde kelimelere yüklenen anlamları ve bu anlamlar doğrultusunda yaşadığı, yön verdiği hayatı hatırlamayacaktır. Her ne kadar zihninin ve kalbinin bir köşesinde yer alan cılız bir hatıra olsa ve bu hatıra şu anda yaşadığı baskıcı sisteme itiraz etse bile yaşadığı acıları bir daha yaşamama dürtüsü sisteme boyun eğmeyi daha makul gösterecektir. Kelimelere yüklenen anlamların değiştiğini söylemenin, kelimelerin gerçek anlamlarını söylemenin bir faydası olmayacaktır. Bu cılız hatıraları canlandırmanın yolu da yine şok etkisi yaratacak bir harekettir. Adalet Sarayı’nı havaya uçurmak gibi. Televizyon konuşmasına “Konuşmak yerine cop kullanılsa da kelimeler hiçbir zaman gücünü kaybetmez. Kelimeler, anlamanın yoludur ve kelimelere kulak verenler için gerçeğin ifade edilmesidir.” diyerek başlayan V şu ana kadar söylediğimiz gibi kelimelerin gücüne vurgu yapmaktadır. Ancak nasıl ki baskıcı sistemin kelimelerin gücünü kullanmasının=kelimelerin anlamlarını değiştirmesinin temeli savaş, terör, salgın hastalık gibi travmaların yaşanmasına dayanıyorsa (ki tüm bunlar devlet eliyle yapılmıştır) V de sarsıcı bir eylemle işi tersine çevirmeyi amaçlamıştır. 

“Dün gece bu sessizliği bozmaya karar verdim. Dün gece Eski Bailey'yi bu ülkeye neyi kaybetmiş olduğunu göstermek için yok ettim. 400 yıldan daha uzun bir süre önce, yüce bir vatandaş 5 Kasım'ı sonsuza dek belleğimize kazımak istedi. Adil olmanın, adaletin ve özgürlüğün yalnızca sözden ibaret olmadığını, bir bakış açısı olduğunu göstermeyi umdu. Bu yüzden, henüz bir şey görmediyseniz, bu hükümetin işlediği suçları bilmiyorsanız o zaman 5 Kasım'ı anmadan geçip gitmesine izin vermenizi öneririm. Ama eğer benim gördüklerimi görüyorsanız, hissettiklerimi hissediyor ve aradığımı bulmak istiyorsanız o zaman bundan tam bir yıl sonra parlamento kapısında benim arkamda durmanızı istiyorum ve hep beraber onlara hiçbir zaman unutamayacakları bir 5 Kasım yaşatmayı öneriyorum. “ 

Artık ok yaydan çıkmıştır. Televizyondaki yayını izleyenlerin hafızası birdenbire canlanmıştır. Nefeslerini tutmuş bir şekilde televizyonu izlerlerken beyin ve kalp damarlarındaki tıkanıklık açılmış, hepsinden de önemlisi Adalet Sarayının patlamasıyla kendilerine sunulan hayatın dışına çıkabilmenin mümkün olabileceğini görmüşlerdir. 

Ok yaydan çıkmıştır çıkmasına lakin okun doğru bir rota izlemesi ve hedefi vurması gerekmektedir. Bunun için de hedeften önce oka, yaya ve oku atana odaklanmak gerekmektedir. 
“Ve bir zamanlar uygun gördüğünüz yerde, karşı çıkma düşünme ve konuşma özgürlüğünüz varken şimdiyse karşınızda topluma uyum sağlamanızı ve boyun eğmenizi zorunlu kılan sansür ve güvenlik sistemleri var. Bu nasıl oldu? Suçlu kim? Elbette, başkalarına oranla daha suçlu olanlar var ve bundan sorumlu tutulacaklar. Ama yine de doğruyu söylemek gerekirse gerçek suçluyu arıyorsanız, aynaya bakmanızı öneririm.” 

Bu V’nin toplumu uyandırmak adına verdiği ilk derstir. En temel ve en gerekli ders. Baskıcılar suçludur elbette ama baskılara boyun eğenler de, küçük de olsa bir şeyler yapmak için çaba sarf etmeyenler, kendilerine sunulan hayatı alternatifsiz kabul edenler de baskıcıların suç ortaklarıdır. Baskıcılara güç yetmiyorsa en azından suç ortaklarına yetebilir. Yani kendilerine. 

Ancak V’nin verdiği en önemli ders Evey’e verdiği derstir. Evey özel bir öğrencidir ve özel bir dersi hak etmektedir. Evey’nin özel olması V’nin ona duyduğu aşk değildir. Teelvizyon kanalında kendini riske atarak V’ye yardım etmesidir. Aslında Evey’nin V’yi kurtarma adına yaptığı o hareket tamamen insani bir refleksle yapılan, zor durumdaki birine yardım etmek gibi son derece insani bir dürtüyle, düşünülmeden, planlanmadan yapılan bir harekettir. Bu Evey’nin sisteme rağmen insan yönünü hala unutmadığının göstergesidir. Onu özel kılan budur. 
Artık yapılması gereken Evey’nin “insan” kalabilen özünün etrafındaki pislikleri temizlemektir. Ona sunulan sanal yaşam artıklarını söküp atmaktır. Bunun da en kısa ve kesin yolu yine ona bir travma yaşatmaktır. İşkence, çile… İşkence sırasında başlarda umutsuzluğa kapılan Evey Valerie’nin mektuplarıyla direncini kazanmaya başlar. Tüm baskı ve eziyetlere rağmen ayakta kalmak için çaba sarf eden, o berbat duruma rağmen umut aşılayabilecek birinin yaşamı. Evey’nin ayakta kalmasına yardım eden, yaşamanın nefes alıp vermekten ibaret olmadığını gösteren bir örnek. Bunun sonucunda Evey bir dönüşüm yaşar. İşkencenin tamamen kurmaca olduğu ve V tarafından yapıldığı ortaya çıktığında Evey sarsılır ama olan olmuştur. Evey çilesini doldurmuş, “yaşam” ve “ölüm” kelimelerinin tanımını tekrar yapmıştır. Gerçek bir ölümü sanal bir yaşama tercih etmiştir. Bir amaç uğrunda olduğu takdirde ölmenin amaçsız yaşamaktan daha değerli olduğunu anlamıştır. Evey işkencenin sonunda konuşmayı reddedip idamı kabullendiğinde gardiyan rolündeki V “O zaman artık hiçbir korku taşımıyorsun. Özgürsün.” der. Bu maddi değil manevi bir özgürlüktür. 

“Beni dinle, Evey. Hayatının en önemli anı olabilir bu. Ona sahip çık. Anne ve babanı senden aldılar. Erkek kardeşini senden aldılar. Seni bir hücreye tıkıp, hayatın hariç sana ait olan her şeyi senden aldılar. Ve sen de yaşadığın için şükrettin, öyle değil mi? Sana bıraktıkları tek şey hayatındı, ama değilmiş, öyle değil mi? Ve başka bir şey buldun. O hücrede, senin için hayatından daha çok değer verdiğin bir şey buldun, çünkü istediklerini vermediğin takdirde seni öldürmekle tehdit ettiklerinde ölmeyi tercih ettiğini söyledin. Ölümünle yüzleştin, Evey. Sakindin. Serinkanlıydın. O sırada hissettiğini şu anda da hissetmeyi dene.” 
Evey o sırada hissettiğini şimdi ve bundan sonra da hissederek (filmde değilse bile çizgi romanda) V’nin başlattığı devrimin öncülüğünü üstlenerek “yıkım”dan sonra “yapım”ın mimarlarından olmuştur. 

Biz filmde V’nin toplumu dönüştürdüğü kısmı izleriz. Ancak hepsinden önemlisi V’nin kendini nasıl dönüştürdüğüdür. Evey işkenceden sonra V’ye ondan nefret ettiğini söyler. V de Evey’e şöyle cevap verir: 
“İşte bu yüzden! İlk başta ben de sebebin nefret olduğunu sanıyordum. Tek bildiğim nefretti. Nefret bana yeni bir dünya kurdu, beni tutsak etti, yemeyi, içmeyi, nefes almayı öğretti. Damarlarımdaki yoğun nefret duygusuyla öleceğimi sanmıştım. Ama sonra bir şey oldu. Bana olan şeyin aynısı sana da oldu.” 

V kendine ne olduğunu anlatmaz ama onun dönüşümünün de hiç kolay olmadığını anlarız. Belki de bundan kişilerin dönüşümlerinin tamamen kendilerine has etkenlerden, belki de kelimelere dökülemeyen tecrübelerden kaynaklanabileceğini anlamamız gerekir. Ancak V filmin bir yerinde planının en önemli unsuru olan ve yıllardır kapalı tutulan metroyu tekrar çalışır hale getirmek için on yıl çalıştığını söyler. Bu da bize bireysel veya toplumsal bir dönüşümün zihinde gerçekleştirilmesinin tek başına bir anlamının olmayacağını, hedefe ulaşmanın yaşanan heyecan ve motivasyounun yanında disiplinli bir çalışma ile mümkün olabileceğini gösterir. 

Bir sanat eserinde aslolan duygudur. Sinemanın bir sanat dalı olup olmadığı her ne kadar tartışmalı bir konu da olsa bu film bizi heyecanlara sürüklemiş, gaza getirmiştir. Sanat eserinin verdiği duygunun neye karşılık geldiğini anlamak için o duyguyu bir bakıma parçalarına ayırıp, analiz ettikten sonra elimizde kayda değer bir şey kalıyorsa, ortaya konan ürünün sağlamlığı da teyid edilmiş olur. Yaşanan duygunun gerçekliği sınanmış olur. 

V for Vendetta sadece film olarak bakıldığında belki yüzeysel olarak yaşattığı bir takım duygulardan öteye geçemeyebilir (geçebilir de). Bu sinemanın teknik sınırlarından ve konjonktürel bir takım mecburiyetlerden kaynaklanıyor olabilir (Holywood=Sistem). Ancak kendine temel olarak aldığı karakter, çizgi romana dönüştürülmesi süreci ve arka planındaki politik tavır dikkate alındığında övgüyü hak eden, üzerinde durulması ve kafa yorulması gereken bir fenomendir.