Heykeltıraş
“yaa, hmm, evet, tabii ki”
Köprübaşı’nda Telekom bayiinin önünde karşılaştık. Acaba görmemiş gibi yapsam mı dedim ama çok geç. “Nasılsın?” dedi bana elini uzattı. Ben “eyvah” dedim içimden, elimi uzattım; “iyiyim, sen nasılsın?”, tokalaştık. “İsyan ediyorum ama mecburiyetim var” dedi. Ben daha derin ve büyük bir “eyvah” dedim. Böyle bir girizgâh en az yarım saat demekti. “İsyan ediyorum ama mecburiyetim var”. İyice zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştı.
Onunla yaklaşık on yıl önce manav dükkânı olan bir ağabeyimizin dükkânında tanıştık. Şakacı, şen şakrak bir çocuktu. Güzel sanatlar fakültesinin heykel bölümünde okuyordu ve babasıyla birlikte yaşıyordu. Anladığım kadarıyla para sorunu yoktu. Şakacılığının yanı sıra müthiş bir taklit kabiliyeti vardı. Hemen herkesin taklidini yapabilirdi. Özellikle Pavarotti taklidi görülmeye değerdi. Hayranı olduğu Pavarotti’ye kilosu, sakalı, tombul yüzü ve yan tarafından aldığı saçlarıyla örttüğü keliyle de çok benzerdi. Bizi gülmekten kırar geçirirdi. Sonra bizim fakültede de düşünce tarihi derslerine giren bir hocanın taklidini yapardı. Öyle abartılacak sıra dışı, çok belirgin bir özelliği yoktu hocanın. Yani Demirel’in taklidini yapmak çok kolaydır. Heykeltıraş özelliksiz adamları da taklit ederdi. Başarısı da bundan kaynaklanıyordu zaten. Heykelcilikle alakalı ilginç (diye hatırladığım) fikirlere sahipti. Neydi onlar şimdi hatırlamıyorum ama zaman-mekân-uzay gibi şeylerden bahsederdi.
4-5 yıl görüşmedik. Tekrar karşılaştığımızda o tombulluktan eser kalmamış, iyice zayıflamıştı. Kulağında “haç” küpe vardı. Müslümanların samimiyetsizliğine tepki maksadıyla taktığını söylemişti. “Ne alakası var abicim” demiştim ona. “Bu kadar da basitleştirme olayı” gibisinden laflar ettim. O kadar ama. Daha derin mevzulara girmedim. Zaten hiçbir zaman “daha derin” mevzulara girmedim kendisiyle. Sadece dinledim. O anlattı, anlattı, anlattı. Ben dinledim. Arada bir “yaa”, “hmm”, “evet”, “tabii ki” gibi sesler çıkarttım sadece.
Sonraki karşılaşmamızda biraz daha zayıflamış gördüm. Düşüncelerindeki ilginçlik epey derinleşmişti. “Bir, ikiye eşittir” gibi bir şeyler söylüyordu. Her şeyi matematikle açıklamaya çalışıyordu. Kâinatı, bu kusursuz sistemi, Allah’ın biz kullarına bahşettiği bu harika düzeni, Allah’ın emir ve yasaklarını, iyiliği, kötülüğü… Yeni dükkân açmıştık ve yanımıza uğramıştı. İddialarını kâğıda enteresan şekiller, grafikler çizerek ispatlamaya çalışıyordu. Bir erkeğin dört tane eş alabilmesine “ruhsat” veren ayeti açıklıyordu matematikle; veya matematiğe benzer bir şeyle. Dükkânda bulunan diğer arkadaşlar uyuz olmuşlardı. “Ne diyo lan bu gerzek” dercesine dik dik bakıyorlardı elemana. Ben yine her zamanki gibi “yaa”, “hmm”, “evet”, “tabii ki” gibi sesler çıkartıyordum. Bir de şöyle dedim: “Ya abicim, sen kime, neyi, niye bu yolla ispatlamaya çalışıyorsun. “İman” edersin, olur biter. Ötesi fasa fiso”. Veya buna benzer bir şeyler dedim. O tüm bunlarla, inanmamakta “inat” edenlere “hakikati” göstermek için uğraştığını falan söyledi. Dükkândaki diğer arkadaşların kafa göz dalmalarına fırsat vermeden veda etti. Uzun süre görmedim.
Bir Cuma Namazı çıkışı karşılaştık. Burnundan soluyordu. Camide cep telefonu çalınmıştı. Camide bile sureti haktan görünüp de hırsızlık yapacak kadar alçalanlara verip veriştiriyordu. Ben, “ya, evet haklısın” gibisinden laflar ettim. “Sakınan göze çöp batar” dedim içimden. Bunu “hayatının önemli bir bölümünü, ‘inanıyorum’ deyip de inandığı gibi yaşamayan samimiyetsizleri kafayı takmakla geçiren bir adamın başına böyle belalar gelir işte” manasında söyledim.
Sonra birkaç defa daha karşılaştık. Ayaküstü lafladık. Her seferinde verip veriştiriyordu. Ben yine her zamanki gibi “yaa”, “hmm”, “evet”, “tabii ki” gibi sesler çıkartıyordum. Zaten hiçbir zaman tartışmaya girmedim onunla. Ortada tartışacak bir şey yoktu ki zaten. Hiçbir zaman olmadı. Onun da derdi tartışmak değildi üstelik. Hiçbir zaman olmadı. Hayatı farklı bir boyutta yaşıyordu sadece. “Real life” ile karşılaştığında da bocalıyordu, öfkeleniyordu, saldırıyordu, üzülüyordu. Samimiyetini sorgulamadım hiçbir zaman. Ne taraf oldum, ne de karşı taraf. Sadece dinledim ve “yaa”, “hmm”, “evet”, “tabii ki” gibi sesler çıkarttım.
Dün Köprübaşı’nda Telekom bayiinin önünde karşılaştık. “İsyan ediyorum ama mecburiyetim var” dedi. “Diğerleri gibi laçkalaşmıyorum” dedi. “Ama” dedi, “bir pinpon raketine iple bağlanmış bir pinpon topu gibiyim. Raket bana vuruyor ve ben hızla uçuyorum, fakat ipe bağlı olduğum için geri geliyorum, sonra raket tekrar vuruyor bana, tekrar, tekrar, tekrar…” Etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Çarpıcı bir metafordu. Bana mitolojideki Samson’u hatırlattı. İyiden iyiye zayıflamıştı. “İsyan ediyorum ama mecburiyetim var” dedi ve bir çarpıcı cümle daha söyledi: “Kırbaçlana kırbaçlana cennete sürüklenmek bu olsa gerek”. “Ohhaa” dedim içimden. “Bu herif artık cennete gitmeyi garantilediğini falan mı düşünmeye başladı acaba, yoksa benzetme mi yaptı?”. Fazla durmadım üzerinde ve “yaa”, “hmm”, “evet”, “tabii ki” gibi sesler çıkarttım.
Tokalaşıp vedalaştık.
Yorumlar
“heykeltıraş” için Yorum Yok
Yorum Yapın