// okuyorsunuz...

öyle böyle değil

Beyzbolcu dede ile uyanıkken duyduğum domuz rüyası arasındaki bağlantı hakkında bir hikaye

İnanmayacaksınız ama geçen gün bizim evin yanındaki boş arsada beyzbol oynayan seksen yaşında bir adam gördüm. Ne yaptığını anlamadım. Yani evet beyzbol oynuyordu bunu anladım ancak beyzbolun kurallarını bilmediğim için ne yaptığını anlamadım. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle –evet adam seksen yaşındaydı, onu tanımıyordum ama seksen yaşındaydı bunu biliyorum- hoplayıp zıplıyordu; koşuyordu, elindeki beyzbol sopasıyla topa var gücüyle vuruyor ve topu yakalıyordu. Ne yaptığını anlamadım; beyzbolun kurallarını bilmediğim için. Aslına bakarsanız hiçbir spor dalının kurallarını bilmem. Buna ayaktopu da dahil. Çok yaygın bir spor dalıdır ayaktopu, lakin bilmem ben. Bu hiçbir kuralını bilmem anlamına gelmiyor elbette. Birkaç kuralını bilirim ancak hepsini bilmem. Bir çok spor dalının bildiğim ve bilmediğim kuralları vardır. Kimisinin üç kuralını bilirim kimisinin sekiz, kimisinin de yirmibir. Kurallarını hiç bilmediğim spor dalları da var. Beyzbol örneğin. Golfün de hiçbir kuralını bilmem, kriketin de. Ama ayaktopunun bazı kurallarını bilirim. Bu da normal bir durum olsa gerek. Çünkü bildiğiniz gibi ayaktopu çok yaygın bir spor dalıdır. Ama buna rağmen ben yine de bilmem bir çok kuralını. Oynamayı da beceremem ayrıca. Seyrettiğim ayaktopu müsabakası sayısı da iki elin parmaklarından bir fazladır. Bu nasıl aklımda kalmış bilmiyorum. Yani seyrettiğim ayaktopu müsabakası sayısı. Saymadım da üstelik. Çok önemsemiyorum çünkü ayaktopu müsabakalarını. Herhangi bir takımın taraftarı da değilim üstelik. Eskiden öyleydim. Öyleydim öyle olmasına lakin o zaman da önemsemezdim ayaktopu müsabakalarını. Zaten bu yüzden vazgeçtim ayaktopu takımı taraftarı olmaktan. Taraftarı olduğum takımın iki elin parmaklarından bir fazla sayıda olan kadrosunu oluşturan oyuncuların isimlerini sayamadığımı fark ettim. Hayır zorlamadım kendimi. Bunu kendime dert etmedim yani. Şöyle bir durdum ve sordum kendime: ‘Taraftarı olduğum takımın kadrosunu oluşturan oyuncuları sayabiliyor muyum?’ Cevap: ‘hayır’. Vazgeçtim ayaktopu takımı taraftarı olmaktan. Hiç birini bile bilmiyor değildim elbette. Altı tanesinin ismini biliyordum mesela. Hatta yedekte bekleyen oyunculardan da bir tanesinin ismini biliyordum. Ancak bu hiçbir şeyi değiştirmedi benim açımdan ve bıraktım. Çünkü… canım anladınız işte çekiverdim kuyruğundan gitti. Şimdi düşünüyorum da geçen gün bizim evin yanındaki boş arsada beyzbol oynayan seksen yaşında bir adam görmemiş olabilirim. Aman canım bunun ne önemi var ve bu neyi değiştirir? Hiç önemi yok ve bu hiçbir şeyi değiştirmez. Beyzbolun nasıl oynandığını yani kurallarını bilmiyorum ne de olsa. Bilsem de bir şeyin değişebileceğini sanmıyorum Bizim evin yanındaki boş arsada beyzbol oynayan seksen yaşında bir adam görmemiş olabilirim. Görmüş de olabilirim. Bu konuda emin olmamamın bana kazandırdığı veya kaybettirdiği bir şey yok. Çünkü bu durum eski iş yerimde çalışırken oldukça yoğun bir saatte birinin fısıltıyla ‘domuz’ demesine benzemiyor. O durumun bana kazandırdığı bazı şeyler vardı, bu durumunsa yok. Eski iş yerimde çalışıyordum. Kafamı önümdeki bilgisayara gömmüş elimdeki işleri yetiştirmeye çalışıyordum. Oldukça yoğundum. Zaten eski iş yerimde işler hep yoğun olmuştur. Özellikle sezonda. Bir çok müşteri vardı eski iş yerimde ve bir çok çalışanla diyalog halindeydiler. Herkesin istekleri farklıydı ve herkes kendi isteklerine konsantre olmuştu. Müşterilerin isteklerine karşılık vermek için çabalayan çalışanlar da bu istekleri cevaplamaya konsantre olmuşlardı. Kimsenin konsantre olduğu şey haricinde hiçbir şey dikkatini çekmiyordu. Yoğundu. Bir curcuna var gibi gözüküyordu lakin her şey tıkır tıkır işliyordu. Eski iş yerim adeta karmaşık bir makineydi ve çalışanlarla müşteriler de bu makinenin birbirinden bağımsızmış gibi çalışan parçalarıydı. Herkes konuşuyordu konsantre olduğu şeyle ilgili olarak. Ben konuşmuyordum Evet ben de konsantre olmuştum önümdeki işe ancak ben konuşmuyordum. Çalışırken algılarımı ikiye bölmeye alıştırmıştım kendimi. İşimi neredeyse gözü kapalı yapıyordum. Önümdeki işi hatasız bir şekilde tamamlamak için gerekli olan algımı işime veriyordum –ki bu algı miktarı çok fazla değildi, çünkü eski iş yerimdeki en zeki insan bendim, dolayısıyla tüm algımı yaptığım işe vermem gerekmiyordu- Algımın geri kalan kısmını başka şeyler için saklıyordum. Belirli şeyler değildi bunlar . Her an her şey olabilirdi ve benim onu algılamam gerekebilirdi. İstisnasız her gün mutlaka bir şey olurdu. Mutlaka görmem gereken, duymam gereken, koklamam gereken, tatmam gereken, söylemem gereken, hissetmem gereken bir şey olurdu. Dışardan bakan birinin ‘sıradan’ diyebileceği şeyler olurdu bunlar genelde. Böylece ben sakladığım algımı bunlar için kullanabilirdim. Ben kafamı önümdeki bilgisayara gömmüş ve işime ayırmam gereken algımın tümünü işime vermiş ve konuşmadan önümdeki işi yapıyordum. Eski iş yerimdeki curcunanın arasından fısıltı halinde bir kelime geldi kulağıma. Algım bu kelimeyi onca gürültü arasından süzüp yakaladı: domuz! Birden başımı kaldırdım ve eski iş yerimde bulunan herkesin suratına tek tek baktım. Normal olmayan hiçbir şey yoktu. Herkes konsantre olduğu şeyle ilgileniyordu. Anlaşılan o ki hiç kimse fısıltıyla ‘domuz’ dememişti. Ben zaten bunu anlamıştım o kelimeyi duyduğumda. Çünkü algım o kelimenin gürültüde ses çıkaran herkesten ve her şeyden farklı bir kaynaktan neşet ettiğini bana söylemişti ve ben bundan büyük bir heyecan duymuştum Ancak bundan emin olmak istiyordum. Algım beni yanıltmış olabilirdi ve ben hayal kırıklığı yaşamak istemiyordum. O yüzden de başımı kaldırıp baktım ve emin oldum. Bu sefer heyecanıma bir de mutluluk eklenmişti. Ve duyduğum bu fısıltıyı geliştirmek arzusu. Duyduğum bu fısıltının bana işaret ettiği yolu görmek arzusu. Böyle bir şey söylenmemiş olabilirdi. Duyduğum fısıltı bir yanılgıdan ibaret olabilirdi. Ne var ki ben bu fısıltıyı bağımsız algım yoluyla duymuştum. Uyanıkken rüya görmüştüm, hayır rüya duymuştum. Önemli olan da buydu ve bu rüya bana yol göstermek istiyordu. Çünkü rüyalar bize yol gösterir, uyurken veya uyanıkken. Velev ki biz o gördüğümüz şeyin kötü bir şey olduğu zannını taşıyalım. Velev ki duyduğumuz “domuz” olsun. Dediğim gibi, bizim evin yanındaki boş arsada beyzbol oynayan seksen yaşındaki bir adamı görüp görmememle bu anlattığım olay arasında hiçbir benzerlik yok. Beyzbolcu dede bu hikayeyi anlatmama bahane oldu sadece. Evet…

Yorumlar

“Beyzbolcu dede ile uyanıkken duyduğum domuz rüyası arasındaki bağlantı hakkında bir hikaye” için Yorum Yok

Yorum Yapın